Tarih tekerrür etmiyor; peki dili geri mi dönüyor?
Avusturya bugün demokratik bir hukuk devleti. Bugünün Müslümanlarının durumunu, Nazi döneminde Yahudilerin uğradığı sistematik zulüm ve nihayetinde Holokost ile eşitlemek tarihsel açıdan doğru olmaz.
Ancak tarih yalnızca sonuçlarıyla değil, sonuca götüren toplumsal süreçlerle de hatırlanmalıdır.
Avusturya’nın kendi tarih kurumlarının belgeleri bize önemli bir gerçeği gösteriyor: Yahudilere yönelik zulüm bir sabah toplama kamplarıyla başlamadı. Ondan önce yıllarca antisemitizm, propaganda, dışlama ve Yahudileri toplum için sorun veya tehdit olarak gösteren bir siyasal dil vardı. Avusturya Tarih Evi de Nazi propagandasının belirli grupları dışlayarak ve onlara karşı düşman imgeleri üreterek bir “halk topluluğu” yaratmaya çalıştığını açıkça anlatıyor.
1938'den sonra bu süreç korkunç biçimde hızlandı. Yahudiler mesleklerinden uzaklaştırıldı, çocukları okullardan ayrıştırıldı, kamusal alanlardan dışlandı ve özel kimlik işaretleri taşımaya zorlandı. Ardından sistematik şiddet, mülksüzleştirme, sürgün ve nihayetinde soykırım geldi.
Tam da bu nedenle bugün sorulması gereken soru şu:
Bir topluluğu sürekli olarak “tehlike”, “uyum sorunu”, “devlete sızan yapı” veya denetlenmesi gereken bir unsur olarak tarif etmeye başladığımızda, toplumun zihninde ne inşa ediyoruz?
Bugünün Avusturya’sında bizi düşündürmesi gereken ne?
Son günlerde kullanılan siyasi dile bakalım.
Başbakan Christian Stocker “siyasal İslam”ın anayasal düzeyde yasaklanmasını gündeme getirdi. Entegrasyon Bakanı Claudia Bauer ise bunu “zamanımızın en büyük tehlikesi” olarak nitelendirdi ve daha da ileri giderek, Avusturya’da yasal olarak tanınmış bir dini cemaat olan IGGÖ'nün bile olası tedbirlerden etkilenmesinin dışlanamayacağını söyledi.
Bu noktada önemli bir ayrım yapılmalı: İslamcılık, şiddet yanlısı aşırılık veya demokratik düzeni ortadan kaldırmayı amaçlayan örgütlerle mücadele etmek başka; milyonlarca insanın dinini ve onları temsil eden kurumları giderek genişleyen bir şüphe alanının içine yerleştirmek başkadır.
Nitekim eleştiri yalnızca IGGÖ'den gelmiyor. NEOS Grup Başkanı Yannick Shetty de IGGÖ'ye yönelik genel bir tehdidin barış içinde dinini yaşayan ve aşırılıkla ilgisi bulunmayan Müslümanları da vuracağını söyledi. Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig de tanınmış bir dini cemaate, aşırılıkçı örgütlerle mücadelede kullanılan yöntemlerle yaklaşılmasını kabul etmeyeceğini açıkladı.
Başörtüsü yasağının da aynı dönemde yürürlüğe girmesi dikkat çekiyor. 14 yaşından küçük kız öğrencilerin İslami geleneklere göre başlarını örtmeleri artık okul binası ve arazisinde yasak. Düzenlemeyi savunanlar bunun çocukları baskıdan koruduğunu söylerken, karşı çıkanlar özellikle Müslüman kız çocuklarını hedef alan ayrımcı bir uygulama olduğunu savunuyor.
Tehlike tam olarak burada başlıyor
Bir toplumun geçmişinden çıkaracağı ders yalnızca “bir daha soykırım olmasın” değildir.
Ders aynı zamanda şudur:
Hiçbir dini veya etnik topluluğun, bireylerin somut eylemleri yerine kolektif kimliği üzerinden şüpheli hale getirilmesine izin verilmemelidir.
Çünkü ötekileştirme önce kelimelerle normalleşir.
Önce “onlar” denir.
Sonra “onların kurumları” tartışmaya açılır.
Ardından bütün bir topluluğun kendisini sürekli olarak “bizdenim, tehlikeli değilim” diye ispatlaması beklenmeye başlanır.
Avusturya'nın kendi tarihi, böylesi bir toplumsal iklimin ne kadar tehlikeli olabileceğini fazlasıyla göstermiştir. Viyana Belediyesi'nin tarih anlatımında dahi 1930'larda zaten mevcut olan dini ve siyasi antisemitizmin daha sonra ırkçı antisemitizmle birleştiği ve 1938'den sonra açık zulme dönüştüğü anlatılıyor.
Burada “aynı şey oluyor” demiyorum.
Tam tersine soruyoruz:
Aynı hataların başlangıçtaki dilini yeniden üretmediğimizden emin miyiz?
Bugün demokratik kurumlar var. Bağımsız mahkemeler var. Temel haklar var. Müslümanlar sistematik devlet şiddeti, sürgün veya imha politikasıyla karşı karşıya değil. Bu farkları görmezden gelmek hem bugünü yanlış anlatır hem de Holokost'un benzersiz boyutlarını küçümser.
Fakat “Henüz orada değiliz” demek, kullanılan dilin sonuçlarını sorgulamamak için gerekçe olamaz.
Aşırılıkla mücadele gerekiyorsa mücadele edilmelidir. Suç işleyen kişi varsa hukuk karşısına çıkarılmalıdır. Anayasal düzeni ortadan kaldırmayı hedefleyen örgüt varsa delilleri ortaya konulmalıdır.
Ama bunun adresi “Müslümanlar” olmamalıdır.
Gazeteciliğin de görevi siyasetin oluşturduğu korkuyu büyütmek değil, iddiaların arkasında delil olup olmadığını araştırmaktır. Birkaç kişinin davranışından milyonların kimliğine uzanan bir tehdit anlatısı üretildiği anda medya artık yalnızca olayları aktarmıyor; toplumsal algının şekillenmesine de katkıda bulunuyor.
Avusturya geçmişiyle yüzleşmiş bir ülkeyse, geçmişi yalnızca anma törenlerinde hatırlamamalıdır.
Çünkü “Bir daha asla” yalnızca geçmişin kurbanları için söylenen bir cümle değildir. Bir toplumun, gelecekte kimi “öteki” ilan ederse etsin aynı mekanizmalara karşı göstereceği demokratik refleksin sözüdür.
Ve belki bugün Avusturya'nın kendisine sorması gereken en rahatsız edici soru tam olarak budur:
Geçmişten gerçekten ders aldık mı, yoksa yalnızca geçmişin sonucunu kınayıp o sonuca giden dili yeniden normalleştirmeye mi başladık?
Gürkan Altmışdört

