Hepimizin fikirleri var. Siyasetten ekonomiye, tarihten dine, eğitimden futbola, aile hayatından toplumsal meselelere kadar hemen her konuda düşünüyor, yorum yapıyor ve zaman zaman tartışıyoruz.
Bunda yanlış bir şey yok. Aksine düşünmek, sorgulamak ve fikir sahibi olmak insan olmanın doğal bir parçası.
Fakat belki hepimizin zaman zaman kendimize hatırlatması gereken basit bir ölçü var:
Bir konu hakkındaki fikrimiz, o konu hakkındaki bilgimiz kadardır.
Çünkü bir konuda fikir sahibi olmamız, o konuyu bildiğimiz anlamına gelmez.
Duyduklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız, çevremiz, yetiştiğimiz ortam ve hatta önceden sahip olduğumuz kanaatler düşüncelerimizi şekillendirir.
Dolayısıyla bir tartışmada kendimize soracağımız ilk soru belki de “Ben ne düşünüyorum?” değil;
“Ben bu konuda gerçekten ne kadar biliyorum?”
olmalıdır.
Bilmediğimiz yerde varsayımlar başlıyor
Bir haber başlığı okuyabilir, birkaç video izleyebilir, çevremizden bazı şeyler duyabiliriz. Bunların sonucunda zihnimizde doğal olarak bir kanaat oluşur.
Ancak kanaat ile bilgi aynı şey değildir.
Bilginin eksik kaldığı yerleri bazen farkında olmadan varsayımlarımızla dolduruyoruz.
Daha sonra bu varsayımları o kadar uzun süre taşıyoruz ki bir noktadan sonra onların varsayım olduğunu unutup gerçekmiş gibi savunmaya başlayabiliyoruz.
Sorun da burada ortaya çıkıyor.
Çünkü yanlış bilmek insani bir durumdur.
Hepimiz yanlış bilebiliriz.
Daha tehlikeli olan, yanlış bildiğimiz bir şeyi mutlak doğru kabul edip karşımızdakine de doğru olarak kabul ettirmeye çalışmaktır.
Araştırıyoruz, ama neyi arıyoruz?
İşin ilginç tarafı, araştırmak bile bizi bu durumdan otomatik olarak kurtarmıyor.
Çünkü hepimizin düşebileceği bir başka tuzak var:
Gerçeği öğrenmek için değil, zaten doğru olduğuna inandığımız şeyi doğrulamak için araştırmak.
Bir konuda önceden güçlü bir kanaatimiz varsa, onu destekleyen haberleri ve yorumları daha kolay kabul edebiliyoruz.
Karşıt bir bilgiyle karşılaştığımızda ise daha şüpheci davranabiliyoruz.
Psikolojide buna “doğrulama yanlılığı” deniyor.
Bugün internette neredeyse her düşünceyi destekleyecek bir yazı, video veya yorum bulmak mümkün.
Bu nedenle araştırmanın amacı kendimize taraftar toplamak değil, mümkün olduğunca doğruya yaklaşmak olmalı.
Belki araştırırken zaman zaman kendimize şu rahatsız edici ama değerli soruyu sormalıyız:
“Ya ben yanlış biliyorsam?”
Benim doğrum herkesin doğrusu olmak zorunda mı?
Burada başka bir mesele daha başlıyor.
Bir düşüncenin doğru olduğuna inandığımızda, zaman zaman karşımızdaki insanın da aynı sonuca ulaşması gerektiğini düşünüyoruz.
Ulaşmadığında ise şaşırıyoruz.
“Bunu nasıl anlamıyor?”
“Bu kadar açık bir şeyi nasıl görmüyor?”
diye düşünüyoruz.
Oysa belki karşımızdaki insan görüyor; sadece başka bir yerden bakıyor.
Çünkü hepimiz aynı hayatı yaşamıyoruz.
Yetiştiğimiz aileler, yaşadığımız tecrübeler, ekonomik durumumuz, eğitimimiz, çevremiz, korkularımız, beklentilerimiz, önceliklerimiz ve değer verdiğimiz şeyler birbirinden farklı.
Birimiz için bir meselede ekonomi öncelikli olabilirken, başka biri için adalet daha önemli olabilir.
Bir başkası güvenliği öncelerken diğeri özgürlüğü önceleyebilir.
Birinin önemsiz gördüğü bir söz, başka bir insanın geçmişi veya yaşadıkları nedeniyle son derece hassas olduğu bir konu olabilir.
Dolayısıyla aynı olaya bakan iki insanın farklı sonuçlara ulaşması her zaman birinin akıllı, diğerinin cahil olduğu anlamına gelmez.
Bazen yalnızca öncelikleri ve baktıkları yer farklıdır.
Her farklı fikir düzeltilmesi gereken bir hata değildir
Belki de günümüz tartışmalarında en sık unuttuğumuz şeylerden biri bu.
Karşımızdaki insan bizimle aynı düşünmüyorsa onu hemen “ikna edilmesi gereken kişi” olarak görüyoruz.
Sonra konuşmanın amacı birbirimizi anlamaktan çıkıyor, birbirimizi değiştirmeye dönüşüyor.
Adeta karşımızdakinin düşüncesini düzeltmek gibi bir görevimiz varmış gibi davranıyoruz.
Oysa her farklı fikir düzeltilmesi gereken bir hata değildir.
Elbette yanlış bilgi vardır. Bir tarih, rakam veya somut olay doğru ya da yanlış olabilir.
Ama hayat yalnızca doğrulanabilir bilgilerden ibaret değildir.
Değerler, tercihler, öncelikler ve dünya görüşleri söz konusu olduğunda insanların farklı düşünmesi son derece doğaldır.
İki insan aynı bilgiye sahip olup yine de farklı sonuçlara ulaşabilir.
Çünkü ikisinin değer verdiği şey aynı olmayabilir.
Kendi düşüncemizi empoze etme ihtiyacı
Belki üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konulardan biri de kendi düşüncemizi başkasına kabul ettirme ihtiyacımız.
Bir düşünceye sahip olmak başka, onu paylaşmak başka, karşımızdakine empoze etmeye çalışmak ise bambaşka bir şey.
Fikrimizi anlatabiliriz.
Neden öyle düşündüğümüzü açıklayabiliriz.
Karşımızdakinin düşüncesine itiraz edebiliriz.
Tartışabiliriz.
Ama bütün bunların sonunda karşımızdaki insan hâlâ bizim gibi düşünmüyorsa, bunu kabul edebilmek de gerekir.
Çünkü tartışmanın amacı her zaman bir tarafın teslim olması değildir.
Bazen iki insan birbirini dinler, birbirinin gerekçelerini anlar ve konuşmanın sonunda yine farklı düşünür.
Bu başarısızlık değildir.
Belki de sağlıklı bir tartışmanın en güzel sonuçlarından biridir:
“Sana katılmıyorum ama neden böyle düşündüğünü anlayabiliyorum.”
Anlamak, katılmak değildir
Burada önemli bir ayrım var.
Bir insanın hassasiyetini anlamaya çalışmak, onun düşüncesine katılmak anlamına gelmez.
Empati de zaten herkesle aynı düşünmek değildir.
Empati, bir anlığına kendi bulunduğumuz yerden çıkıp karşımızdaki insanın bulunduğu yerden meseleye bakabilmeye çalışmaktır.
“Ben onun yaşadıklarını yaşasaydım, onun şartlarında büyüseydim, onun değer verdiği şeylere değer verseydim bu meseleye nasıl bakardım?”
Bu sorunun cevabı düşüncemizi değiştirmeyebilir.
Ama dilimizi değiştirebilir.
Ve bazen toplum olarak ihtiyacımız olan şey de tam olarak budur.
Aynı düşünmek değil; farklı düşünürken birbirimizi düşmanlaştırmamayı öğrenmek.
Fikir değiştirmek yenilmek değildir
Bir düşünceyi uzun süre savunduğumuzda ondan vazgeçmek zorlaşabiliyor.
Çünkü mesele bir süre sonra fikir olmaktan çıkıp gurur meselesine dönüşebiliyor.
Oysa yeni bilgiler karşısında:
“Ben bunu yanlış biliyormuşum.”
diyebilmek yenilgi değildir.
Aynı şekilde:
“Bu konuda hâlâ karar verecek kadar bilgim yok.”
diyebilmek de bilgisizlik göstergesi değildir.
Belki tam tersine, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark etmesidir.
Bir konuyu araştırırken kendimize ne sorabiliriz?
Belki kusursuz bir araştırma yöntemi yok. Hepimizin önyargıları ve dünyaya baktığı bir pencere var.
Ama en azından kendimize birkaç soru sorabiliriz:
Bu konuda gerçekten ne biliyorum?
Bildiklerimin kaynağı ne?
İlk kaynağa ulaşmaya çalıştım mı?
Benim düşünceme karşı çıkan ciddi kaynakları da okudum mu?
Karşımdaki insan gerçekten bilgisiz olduğu için mi farklı düşünüyor, yoksa değerleri ve öncelikleri benden farklı olabilir mi?
Onu anlamaya mı çalışıyorum, yoksa kendi düşüncemi ona kabul ettirmeye mi?
Ve belki en önemlisi:
Yanılıyor olabileceğimi gerçekten kabul ediyor muyum?
Bu sorular bizi her konuda uzman yapmaz.
Zaten amaç da bu değil.
Ama bildiklerimizle inandıklarımız arasındaki mesafeyi fark etmemize yardımcı olabilir.
Çünkü hiçbirimiz her şeyi bilmiyoruz.
Hiçbirimiz dünyaya tamamen tarafsız bir yerden bakmıyoruz.
Hepimizin yaşanmışlıkları, hassasiyetleri, öncelikleri ve değerleri var.
Bu nedenle bir tartışmaya girerken belki iki cümleyi aklımızda tutmak yeterli:
Bir konu hakkındaki fikrimiz, bilgimiz kadardır.
Ve:
Benim için doğru ve önemli olan bir şeyin, başka bir insan için aynı ağırlığı taşımaması mümkündür.
Araştırmak haklı çıkmanın aracına, tartışmak da karşımızdakini kendimize benzetme mücadelesine dönüşmemeli.
Çünkü düşünmek sadece fikir sahibi olmak değildir.
Kendi fikrimizi sorgulayabilmek, karşımızdakini dinleyebilmek ve bütün bunların sonunda aynı fikirde olmak zorunda olmadığımızı kabul edebilmektir.

