info.meseliguelhan @ gmail.com

Simone Weil’in bir sözü var:

“Dikkatimizi neye verdiğimiz, kim olduğumuzu belirler.”

Biz dikkatimizin tamamını kendimize verdik.

Öyle bir verdik ki dünya yanıyor; biz hâlâ “Bu bende neyi tetikledi?” diye bakıyoruz.

Ben ne hissediyorum?

Ben neden böyleyim?

Benim sınırlarım?

Benim travmam?

Benim özdeğerim?

Ben, ben, ben…

Bir yerde insanın kendisine bakması gerekir.

Biz o yerde kaldık.

Üstelik bu artık yalnızca bir ruh hâli değil; koskoca bir sektör.

Psikologlar, terapistler, koçlar, kişisel gelişim uzmanları, uygulamalar, podcastler, kitaplar…

İnsan ruhunu anlamaya çalışmak insanlık kadar eski.

Yeni olan, ruhumuzun etrafında kurulan pazar.

Rekabet var.

Talep var.

Para var.

Ürün belli:

Kendini sev.

Kendini seç.

Kendine değer ver.

Kendini keşfet.

Kendine dön.

Döndük.

Şimdi biraz da çıkmayı deneyelim.

Çünkü mesele artık kendimizi tanımak değil; kendimizi her durumda haklı çıkaracak bir açıklama bulmak.

Birine kaba davrandık: “Sınır koydum.”

Bencil davrandık: “Kendimi seçtim.”

Sorumluluktan kaçtık: “Kendimi korudum.”

Karşımızdakini kırdık: “Tetiklendim.”

İnsanın her kusuruna bir isim bulduk; bir tek “kötü davrandım” demiyoruz.

Bencillik özsaygı oldu.

Tahammülsüzlük seçicilik.

Kaçmak kendini korumak.

İnsan kendisini aklamak için psikoloji öğrendi.

Bir de çocukluk var.

Ne yaptıysak orada bir karşılığı bulunuyor.

Bir davranışın sorumluluğunu almak yerine geçmişten bir tanık çağırıyoruz.

Lütfen artık şu çocuğun yakasını bırakalım.

Sonra birbirimize tahammülümüz azalıyor.

Herkes kendisini biliyor.

Herkes neyi hak ettiğini biliyor.

Herkes özdeğerinin farkında.

Ama kimse kimseye tahammül etmiyor.

Özdeğer yükseldi, insanlık hâlâ beklemede.

Daha kötüsü, bu dili çocuklarımıza da aktarıyoruz.

“Kendini sev.”

Doğru.

Ama karşındakini de incitme.

Bunu öğretmek biraz daha zahmetli.

Çünkü kendini merkeze koymayı öğrenmek kolay; merkezden çıkmayı öğretmek zor.

Üstelik sosyal medya var.

Herkes bilinçli.

Herkes huzurlu.

Herkes Tatil’de.

Evler villa, ilişkiler tutkulu, çocuklar uslu, yüzler filtresiz ve hayat nedense hep pazar sabahı.

Sonra telefon kapanıyor.

Bizim evde maaş ayın yirmisinde bitmiş.

İlişki hâlâ aynı.

Beden yorgun.

Hayat filtresiz hâliyle karşımızda.

Ve yine kendimize dönüyoruz:

“Bende ne sorun var?”

Bazen sorun yok.

Bazen hayat sadece yorucu.

Bazen insanın canı sıkkın.

Her şeye travma, her kırgınlığa etiket, her davranışa psikolojik açıklama bulmak zorunda değiliz.

Çünkü bu kadar bilgiye, bu kadar uzmana, bu kadar imkâna rağmen insanlık bir türlü iyileşmiyor.

Tam tersine, giderek daha yapay, daha mesafeli, daha samimiyetsiz hâle geliyoruz.

Doğallığımızı kaybettik.

Boşuna değil; yapaylaştıkça yapay zekâ da hayatımızın tam ortasına güm diye yerleşti.

Asıl mesele şu:

Kendimizi anlamakla kendimizi aklamayı birbirine karıştırdık.

Ve biz kendimizle bu kadar meşgulken, başkalarının cepleri doluyor.

İnsan kendisinde sürekli yeni bir eksik bulursa satılacak şey de bitmiyor.

Bir seans.

Bir kitap.

Bir uygulama.

Bir eğitim.

Bir farkındalık daha.

Biz ruhumuzun muhasebesini tutarken, birileri de kasayı tutuyor.

Mesele terapi değil.

İnsan gerçekten yardıma ihtiyaç duyabilir.

Mesele, hayatı yaşamaktan çok kendimizi açıklamaya başlamamız.

Her duyguyu çözümlemeyelim.

Her davranışımıza psikolojik dipnot düşmeyelim.

Bazen insan yanlış yapar.

Bazen haksızdır.

Bazen karşısındakini kırar.

Bazen de düpedüz kabalık eder.

Her seferinde çocukluğa kadar gidip delil toplamaya gerek yok.

Bazen aynaya bakmak yeter.

Ve insanın söyleyebileceği en dürüst cümle şudur:

“Burada da kabahat bende.”

Simone Weil’in dediği gibi, dikkatimizi neye verirsek ona dönüşüyoruz.

Biz uzun zamandır kendimize bakıyoruz.

Artık yetmez mi?

Herkesin işi gücü var.

Kimsenin bir başkasının bitmeyen “ben” hikâyesine ayıracak sonsuz sabrı yok.


Gülhan Meşeli