info.meseliguelhan @ gmail.com

Son günlerde Türkiye’de yaşanan okul vahşeti üzerine kurulan dil garip. Sanki bu olay ilk kez burada olmuş, sanki bu ülkeye özgüymüş gibi bir anlatı var. Oysa gerçek çok daha rahatsız edici: Bu ne ilk, ne de sadece bize ait.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Neden her büyük trajedide, olayın kendisinden çok “nerede olduğu” tartışılıyor?

Evet, Türkiye’de art arda yaşanması sarsıcı. İki gün içinde iki saldırı olması, toplumda doğal olarak bir kırılma yarattı. Ama bu kırılmayı anlamaya çalışmak yerine, meseleyi “Türkiye’ye ne oluyor?” seviyesine indirgemek, gerçeği ıskalamaktır. Çünkü bu olayların kökü coğrafyada değil, koşullarda.

Dünya tarihine bakınca tablo net: Okul saldırıları yeni değil. Modern çağın ürünü de değil. Yüzlerce yıl öncesine giden örnekler var. Yakın tarihe geldiğimizde ise ABD’den Almanya’ya, Sırbistan’dan Finlandiya’ya kadar birçok ülkede benzer saldırılar yaşandı. Hatta bazıları çok daha büyük kayıplarla sonuçlandı. Yani ortada tekil bir ülke sorunu yok; küresel bir kırılma var.

Daha da çarpıcısı, savaş bölgelerinde okullar zaten sistematik hedef. Çocukların öldüğü, okulların vurulduğu, eğitimin doğrudan saldırıya uğradığı binlerce olay var. Ama bunlar çoğu zaman “alışılmış” olduğu için aynı şok diliyle anlatılmıyor. Demek ki mesele sadece trajedinin büyüklüğü değil, nerede yaşandığı.

Peki neden böyle?

Çünkü medya nadir olanı büyütür. Bir ülkede sık yaşanan bir olay, zamanla sıradanlaşır. Ama nadir olan, hele ki arka arkaya gelmişse, “şok” olarak sunulur. Türkiye’de olan tam olarak bu. Alışılmadık bir şey oldu ve üst üste oldu. Bu yüzden büyütüldü. Ama büyütülme biçimi, meseleyi doğru anlatmıyor.

Bir diğer sorun da şu: Gerçek sorular sorulmuyor.

“Bu ülke neden böyle?” sorusu kolaydır ama yüzeyseldir. Asıl sorular zor olanlardır:

- Silaha erişim nasıldı?
- Önceden sinyal var mıydı?
- Okul güvenliği neden işlemedi?
- Zorbalık, dışlanma, psikolojik kırılmalar nerede gözden kaçtı?
- Medya bu olayları nasıl vermeli ki yeni saldırıları tetiklemesin?

Bu sorular evrenseldir. Türkiye’ye özgü değildir. Aynı sorular ABD’de de soruldu, Almanya’da da, Sırbistan’da da. Ve çoğu zaman cevaplar da benzer çıktı: İhmal, erişim, yalnızlık ve görünmeyen sinyaller.

Ama biz ne yapıyoruz?

Ülke tartışıyoruz.

Oysa mesele ülke değil, insan. Mesele sistem. Mesele görmezden gelinen küçük kırılmaların bir gün büyük felaketlere dönüşmesi.

Bugün Türkiye konuşuluyor. Dün başka bir ülke konuşuluyordu. Yarın bir başkası konuşulacak. Eğer biz hâlâ “nerede oldu?” sorusuna takılı kalırsak, “neden oldu?” sorusunu hiçbir zaman doğru soramayacağız.

Ve belki de en tehlikelisi şu:

Bu olaylara yabancıymış gibi davranıyoruz.

Oysa değiliz.
Hiçbirimiz değiliz.

Gülhan Meşeli