“Her şey olabilir deyip, olan hiçbir şey seni şaşırtmadığında.”
Küçük Prens
İnsan önce hayret etmeyi kaybediyor.
Sonra dikkatini.
Sonra iç sesini.
En son da bütün bunların eksikliğini fark edecek tarafını.
Çocukken hayatın insanın üstüne çöken bir ağırlığı vardır çünkü. Dünya, içinden kayıtsızca geçilecek bir yer değildir o yaşlarda. Bir cümle insanın günlerini değiştirebilir. Bir bakış, insanın içine yerleşebilir. Çocukken akşamüstlerinin bile bir ruhu vardır.
Çocuk, hayatın yalnızca yaşanan şeylerden ibaret olmadığına inanır.
Bu yüzden çocukların bakışında, dünyanın henüz tüketemediği bir taraf kalır.
Sonra insan büyür.
Ve büyümek denilen şey, çoğu zaman insanın hakikate yaklaşması değildir. Hakikatin insanda artık hiçbir şey uyandırmamasıdır.
İnsan önce kalabalıklara alışır.
Sonra gürültüye.
Sonra yorgunluğa.
Sonra çürümeye.
Bir yerden sonra ruhunu inciten şeyler bile karakterinin parçasıymış gibi gelmeye başlar.
İşte çağımızın en büyük başarısı budur zaten:
İnsanı kırarak değil, alıştırarak değiştirmek.
Çünkü modern dünya insanı zorla susturmaz artık.
Daha incelikli yöntemler kullanır.
İnsana ne düşüneceğini söylemez mesela.
Sadece hangi düşüncenin onu yalnız bırakacağını hissettirir.
Böylece insan zamanla kendi zihnine bile temkinli yaklaşmaya başlar.
Bir cümleyi kurmadan önce tartar.
Bir fikri düşünmeden önce etrafına bakar.
Kendi vicdanından çok, kalabalığın refleksine güvenir.
Ve buna “özgürlük” denir.
Maria Montessori’nin şu cümlesi bu yüzden bugün bile fazlasıyla açıklayıcıdır:
“Okul, yetişkinin çocuğu, yetişkin dünyasına uyum sağlayıp huzursuzluk çıkarmayacak hâle gelene dek hapsettiği bir sürgün yeridir.”
Çünkü okul yalnızca bilgi öğretmez.
Beklemeyi öğretir.
Aynı anda susmayı öğretir.
İzin verilmeden konuşmamayı öğretir.
Daha da kötüsü, insanın kendi sezgisinden şüphe etmesini öğretir.
Böylece çocuk, farkında olmadan ikiye ayrılır:
İçinden gelenle kabul gören arasında.
Ve insanların çoğu, zamanla kendi hakikatini değil; kabul gören tarafını yaşatır.
Çünkü toplum, düşünen insanı sevmez.
Çünkü hayret eden insan, kendisine sunulan dünyayı olduğu gibi kabul etmez.
Soru sorar.
Durur.
Şüphe eder.
Düzeni yavaşlatır.
Ama alışmış insan makbuldür.
Çalışır.
Yorulur.
Eksilir.
Yine de devam eder.
Pandemi dönemi bunun en çıplak örneklerinden biriydi.
İlk günlerde dünya gerçekten sustu.
Şehirler boşaldı.
İnsanlar birbirine şüpheyle bakmaya başladı.
Ölüm, uzun zaman sonra ilk kez bu kadar görünür hâle geldi.
Ve kısa bir an için herkes aynı duygunun kıyısına geldi:
“Demek ki sandığımız hiçbir şey aslında o kadar sağlam değilmiş.”
Fakat insan hakikatin içinde uzun süre kalamıyor.
Sistem çok hızlı toparlandı.
İnsanlara yalnızca ne yapmaları gerektiği söylenmedi; hangi düşüncelerin “makul”, hangilerinin “tehlikeli” olduğu da sessizce belirlendi. Sorgulayan insanlar kısa sürede “aşırı”, “sorunlu”, “tehlikeli” ilan edildi. Hiç sorgulamadan uyum sağlayanlar ise “duyarlı”, “bilinçli”, “örnek vatandaş” olarak yüceltildi.
Üstelik bütün bunlar baskıyla yapılmadı.
Özgürlük adına yapıldı.
Demokrasi adına yapıldı.
Toplumsal sorumluluk adına yapıldı.
Çağımızın en rafine iktidarı tam da burada saklı zaten:
İnsana zincir vurmak değil, zincirlerini kendi tercihi sanmasını sağlamak.
Çünkü modern insan artık baskıya eskisi kadar kolay boyun eğmiyor.
Ama dışlanmaya boyun eğiyor.
Yalnız kalmaya boyun eğiyor.
Kalabalığın dışında bırakılmaya boyun eğiyor.
Ve sistem tam burada kusursuzlaşıyor.
İnsan susturulmuyor artık.
Konuşmasına izin veriliyor.
Sadece hangi cümlelerin “makul”, hangi fikirlerin “tehlikeli” olduğu önceden belirleniyor.
Böylece çoğu insan özgür olduğunu sanırken, aslında yalnızca izin verilen sınırların içinde hareket ediyor.
Ve zamanla en ürkütücü şey oluyor:
İnsan, sisteme yalnızca uyum sağlamıyor; sistemi kendi fikri sanmaya başlıyor.
İşte o noktada artık hiçbir şey gerçekten şaşırtmıyor insanı.
Savaşlar oluyor.
İnsanlar ölüyor.
Adalet eğiliyor.
Özgürlük daralıyor.
Ama insan birkaç saniyelik bir kederin ardından hayatına devam ediyor.
Çünkü çağımızın en büyük trajedisi kötülüğün büyümesi değil; insanın kötülüğe alışma hızıdır.
Belki büyümek dedikleri şey de tam olarak budur:
Hayatın, insanın içindeki hayreti yavaş yavaş öldürmesi.
Ama insanı hâlâ insan yapan küçük bir şey var.
Bazen kalabalığın ortasında durup içinden sessizce,
“Hayır,” diyebilmek.
“Bu normal değil.”
Çünkü dünya, kendisine bütünüyle alışmış insanlar tarafından değil; alışmayı reddeden birkaç insan sayesinde değişti.
Gülhan Meşeli

