Değerli dostlar, daha çok yeni nesil gençlerimizin bilgi ve okumasına sunmaya çalıştığım, 1.nesil dede ve ninelerimiz ile 2.nesil gurbetçilerin Avrupa'ya gelirken ne gibi sorun ve sıkıntılarla karşılaştıklarını, ne gibi hasret ve duygusal günler geçirdiklerini, şimdiki teknolojiye göre ne gibi zorluklar yaşadıklarını anlatmaya çalışıyorum. Aslında her gurbetçinin hayatı acı ve ilginç bir roman ve bu konuda anlatacak o kadar çok şey var ki, tek tek yazmaya ve hepsini anlatmaya kalksam inanın ki kitaplar dolusu ''Gurbetçi'' adında bir kütüphane olur. Çünkü mesleğimden dolayı yıllarca gurbetçilerle ilgili bütün doğumlar, evlenmeler, boşanmalar, ayrılıklar, ölümler, sıla yolu ve gümrüklerde karşılaşılan sorunlar, ekonomik, siyasi, sosyal, kriminal olaylar ve sorunlar, istekler ve şikayetler oluyordu ki, her şeyi ilk önce siz duyuyorsunuz, sizi etkiliyor, iyisi ile seviniyor veya kötüsüyle üzülüyorsunuz.
Gurbetçi dediğimiz insanların adı; kimine göre ''Türkiye'de Almancı, Gurbetçi, Avrupa'da ise Gastarbeiter, Auslaender, Migranten, Euro Türken, Einwanderer'' oluyor ve davet edilerek geldikleri halde yerli halk ve bazı siyasiler tarafından bir türlü kabul görmüyor ve hatta her yerden dışlanıyordu. Çünkü yıllar geçtikçe onların dili, dini, ırkı, yemesi, içmesi, giyimi ve kuşamının farklı olduğu dikkat çekmeye başlıyordu. Bu bazı ırkçı, faşist ve yabancı düşmanı siyasilere malzeme oluyordu. Ancak, acı dolu koskoca gurbet macerası 1961'de başlamış ve ilk gelenlerin çalışmalarından memnun kalan Avrupalı fabrika ve sanayiciler tarafından ısrarla Türk işçisi, hatta - kadın işçi- de isteniyordu, aman Türkler dönmesin, burada kalsın, onlara işlerini öğretmek için çok emek verdik, kaybetmeyelim, yazık olur deniliyordu.! Halbuki Avrupa Türkiye'den işçi alırken mesleğinde uzmanlaşmış kalifiye tekstil işçisi, terzi, inşaatçı, madenci, makina, motor ve araba tamircisi alıyor, Türkiye ise uzman ve usta işçilerini yani ustalarını kaybediyordu. Türkiye'den Avrupa ülkelerine bir beyin göçü yaşanıyordu.
Gurbetçiler Avrupa'da bütün sıkıntılara rağmen çalışıp para biriktirirken, Türkiye'de bir evim, arsam, tarlam, arabam, traktörüm olsun ve döndüğümde kendi evimde otururum, kendi arabamı, kendi traktörümü kullanırım diye hayal kurarken başına geleceklerden habersiz, gurbetçiler önce yapı ve inşaat müteahhitleri ve sonra da yapı kooperatifleri tarafından aldatılıp, soyuldular. 100 dairelik inşaatlara 1.000 kişi kayıt yapılıp, çivi bile çakmadan, kooperatif başkanı ve yöneticileri ödenen paraları alıp, bir bir kayboluyordu. Bundan en çok gurbetçiler etkileniyordu.Biriktirdiği paralar eriyip gidiyordu. Daha sonra ise Avrupa'da mantar gibi çıkan ve çoğaldıkça çoğalan malum Holdingler gurbetçilerin paralarına göz dikti.
O kadar ki artık Avrupa şehirlerinde ellerinde çanta, bavul ve torbalarla Marklar, Franklar, Şilingler ve daha sonra da Eurolar, her cins paralar toplanıyor, boş kağıtlara ''paramı istediği gibi kullanabilirsiniz" diye imzalar attırılıyor ve bir şekilde Türkiye'ye götürülüyordu. Vermeyin dedikçe batan veya kapanan holdinglerin yerine başkaları kuruluyor ve gurbetçi daha çok kazanırım düşüncesiyle yine de veriyordu. Ayrıca buna benzer olarak nerede kurulu olduğu bilinmeyen ve sahibi bile belli olmayan bankalar (Offshore Bankacılık) için çok yüksek faiz vaadleri ile çok büyük paralar toplanıyor ve bu bankalar bir bir batıyor ve bu paralar da buhar oluyordu. Bu nedenle bütün Avrupa'da binlerce gurbetçi çok büyük paralar kaybetti. Bu şekilde yapılan yanlış yatırımlar 1.nesil gurbetçiyi batırıyordu. Çoğu gurbetçi bu nedenlerle psikolojik sorunlar yaşadı, aileler parçalandı, insanlarımız akıl ve sinir hastanelerinde tedavi gördü. Ayrıca, 1. nesil tarafından Avrupa bankalarından alınan krediler- ana paralarını dahil holdinglerden ve bankalardan geri alamayınca- geri ödenemedi ve borçlar miras olarak çocuklarına hatta torunlarına bile kaldı.
Daha sonra Türkiye'de meydana gelen büyük Marmara depremi ve diğer depremler nedeniyle (Varto, Lice, Çaldıran, Dinar, Adapazarı, Gölcük, Düzce, Yalova, Van ve 11 ilimizi kapsayan büyük depremler) bu deprem bölgelerinde oturan gurbetçilerin büyük maddi ve manevi kayıplar yaşamasına neden oldu. Büyük Marmara depremi ve son olarak başta Hatay ilimiz olmak üzere 11 ilimizi kapsayan depremlerde yaşananlar gördüklerimiz ve anlatılanlar felaketin ne kadar büyük olduğunu gözler önüne seriyordu. Parasını banka ile havale edip satın aldığı evde bir kere bile oturamadan evi yıkılan, Gölcük'te denizin altında kalan evindeki kasada kilitli kalan para ve takılarını yüzerek kasadan çıkartan, senelik iznine gidip de depremde can verenler, annesini, babasını, çocuğunu ve yakınlarını kaybedenler oluyordu. Avrupa'daki gurbetçiler o depremlerde seferber oluyor, her türlü yardıma koşuyor ve yaraları sarmaya çalışıyordu. Bunun yanında gurbetçiler köylerine, kasabalarına ve yaşadığı yerlere yıllarca ambulans, itfaiye, tekerlekli sandalye, ilaç, okul malzemeleri ve çeşitli yardım malzemeleri de gönderiyor, hem Avrupa'da, hem de köyüne okul, cami ve çeşme yaptırıyordu.

Yıllar geçiyor ama gurbetçinin çilesi bir türlü bitmiyordu. 64. yılını devirdiğimiz ve halen dönelim mi, kalalım mı dediğimiz Almanya ve diğer Avrupa ülkelerinde yıllar geçtikçe artık yavaş yavaş ''Acı vatan'' oluyordu. Sıla yolundaki kazalar nedeniyle gidip de dönemeyenler, ırkçılar tarafından bir gecede yakılan evlerde çoluk-çocuk can veren insanlarımız, yine ırkçılar tarafından öldürülen dönerci vatandaşlarımız, Avrupa'da boşanan ve parçalanan aileler, çeşitli nedenlerle annesiz, babasız, sahipsiz ortada kalan ve yabancılar tarafından evlatlık edinilen çocuklarımız, sorunlu ailelerin elinden alınan ve dili-dini-yemesi-içmesi farklı yabancı ailelere verilen korunmaya ve bakıma muhtaç Türk ve Müslüman çocuklarımız, ilgisizlikten dolayı yasaklı maddelere ve kriminal olaylara karışan sahipsiz gençlerimiz oluyordu. Güzel hayallerle geldiğimiz Avrupa macerası yavaş yavaş bir kabusa dönüyordu. Kadere mi, yoksa vefasız yıllara mı kızmalı.? Bu arada Avrupa yılları kimini yakıp gidiyor, kimini yıkıp gidiyor, kimini de alıp gidiyordu. Daha konuşulacak çok şeyler varken, konuşacak kimseler bir bir azalıyor ve adeta kalmıyordu.
Türkiye'deki annesini, babasını yada bir yakınını kaybedip de gidiş zorluğu nedeniyle cenazesine gidemeyen yada gömülmesine yetişemeyen insanlarımız oluyordu. Türkiye'deki her türlü sağlık kontrollerinden geçerek Avrupa'ya taş gibi, sapa sağlam gelen gurbetçiler de yıllar geçtikçe kötü iş ve çalışma şartları, suyu, tuvaleti, banyosu bile olmayan evlerde yaşaması, kötü beslenmelerden dolayı başta Kalp, Şeker, Tansiyon, Kanser, Kan zehirlenmesi, Bel Fıtığı, Siroz gibi hastalıklar görülmeye başlıyor, eşler arasındaki psikolojik sorunlar ise ailelerin parçalanmasına neden oluyordu. Dil bilmediklerinden ve iş yerinden çıkartılırım korkusu ile doktora bile gidilemiyor, rapor alınamıyor, hasta halinde işine gidiliyor, dil bilmediğinden,derdini ve sorunlarını kendi dilinde ve istediği gibi anlatamayacağından dolayı bir psikoloğa bile gidilemiyor, bu nedenle aileleri dinleyecek, yol gösterecek, gerekirse barıştıracak bir kimse bile olmadığından dolayı da boşanmalar artıyor, aileler parçalanıyor, çocuklar annesiz yada babasız ayrı ayrı evlerde büyüyordu.
( 4. Bölüm Devam edecek)
Sevgi ve saygılarımla
Viyana. 06.06.2026. mk.

