Yeni yılın eşiğindeyiz. Sokaklar ışıl ışıl, alışveriş listeleri uzuyor, planlar birbirini kovalıyor. Takvimler değişiyor ama hayatımızdaki hız hiç değişmiyor. Sabahları gözlerimizi açtığımız andan itibaren bir yarıştayız. Durmak? O lüksümüz yok. Modern çağ bize durmanın “geride kalmak” demek olduğunu öğretti. Ama bu kadar koşturmaca nereye gidiyor?
Kahve makineniz, sabahın ilk kahramanı. Uyanır uyanmaz düğmesine basıyorsunuz. Sanki size “Her şey kontrol altında” diyor, oysa bir yandan günün telaşı çoktan başlamış. Mutfakta kısa bir “sessizlik molası” almak istersiniz, belki kahvenizin kokusunda huzur ararsınız. Ama telefonunuz titrer: e-postalar, bildirimler, yapılacaklar listesi… Bir yandan kahvenizi hazırlarken bir yandan ekrana göz ucuyla bakmaya başlarsınız. Daha ilk yudumu almadan beyninizin üstünde o görünmez yapılacaklar tabelası yanıp sönmeye başlamış bile. Çünkü öyle olmalı, değil mi? Durursanız düşersiniz. Yavaşlarsanız kaybedersiniz. Kimse durup düşünmüyor artık, hatta kendimize bile “Nasılsın?” diye sormuyoruz. Ama ne tuhaftır ki, balkonumuzdaki çiçeğin bile yapraklarının nasıl kuruduğuna aldırmıyoruz. Sulamak mı? Onun sırası gelmez; gün zaten sorumluluklarla dolu. Çiçeği bile unuttuk, peki ya kendimizi?
İş yerlerinde tablo hep aynı. Herkes bir telaş içinde, herkesin elinde bir yapılacaklar listesi. Yoğun olmak, günümüzün en büyük prestiji. Yorgun görünmek bile bir statü göstergesi. Daha az çalışan, daha az yorulan biri mi? Muhtemelen yeterince “başarılı” değildir. Ama bu yoğunluk ve sorumluluk yığını, fark ettirmeden hepimizi birer modern köleye dönüştürüyor. Özgürlük? Çoktan e-posta kutumuzda sıkışıp kaldı.
Günün devamında spor salonuna gitmek zorundasınız. Sağlıklı olmak artık kişisel bir tercih değil, bir toplumsal görev. Çalışan, koşan, üreten bedeninizi her sabah tekrar “çalışabilir” hale getirmek için spor yapmalısınız. Akşam eve döndüğünüzde ise yorgunluk o kadar ağırdır ki, elinize kitap mı alırsınız, yoksa Netflix’i mi açarsınız karar veremezsiniz. Aslında hiçbirini yapmak istemezsiniz. Tek istediğiniz, bir an için bile olsa dinlenmek, ama o da suçluluk duygusuyla gelir.
Peki tatiller? Bavulunuza koyduğunuz fazlalıklar, hayatınızdaki fazlalıkların aynası değil mi? Götürdüğünüz kıyafetlerin yarısını giymiyorsunuz, aynı şekilde hayatınızdaki pek çok şeyin de aslında hiçbir anlamı yok. Ancak bu döngü devam ediyor: Daha fazla kıyafet, daha fazla sorumluluk, daha fazla stres...
Gençler bile bu hızdan kaçamıyor. Daha hayatı tanımadan yorulmuş gibiler. “Eskiden hayat daha basitti” diyorlar. Bahsettikleri “eski” sadece birkaç yıl öncesine dayanıyor. Sosyal medya algoritmalarında kayboluyor, bitmeyen trendlere yetişmeye çalışıyorlar. Keşfetmek yerine başkalarını taklit ediyorlar. Aynı kahveler, aynı tatiller, aynı pozlar... Özgün olmaya çalışırken, birbirinin kopyası hayatlar sürülüyor. Gençlik, enerjisini üretmeye değil, kendini ispat etmeye harcıyor.
Tüketim çılgınlığı da bu modern köleliğin en büyük parçası. Çocuğun eskiyen ayakkabısı mı? Hemen yenisi alınır. Markette “indirim” etiketi mi gördünüz? Aslında ihtiyacınız olmayanı almak bir zorunluluk gibi gelir. Dolaplar dolup taşar, kredi kartı ekstreleri uzar, ama hiçbir zaman “yeter” demezsiniz. Çünkü modern çağ, size “daha fazla”ya sahip olmanın mutluluğun anahtarı olduğunu söylemiştir. Fakat ironik olan şu: Sahip olduğunuz şeyler çoğaldıkça, özgürlüğünüz azalır.
Sadece kendimizi mi tüketiyoruz?
Hayır. Bu hızla birlikte doğayı da tüketiyoruz. Sokaktaki koca koca geri dönüşüm kutularıyla vicdanımızı rahatlatıyoruz, ama doğanın kurtuluşu bir etikete sığmayacak kadar karmaşık. Baharlar giderek daha soluk, kışlar ise öfkeli. Tatillerde ormanlara gitmeyi seviyoruz, ama yanımızda plastik şişeleri bırakıp dönüyoruz. Doğayı korumanın somut eylemler gerektirdiğini unutmuş gibiyiz. Çünkü bu hız, bizi düşünmeye bile vakit bırakmayacak kadar oyalıyor.
Ve sonunda büyük ironi: Her şey elimizin altında, ama hiçbir şeyin tadını çıkaramıyoruz. Kahvemiz taze çekilmiş, yemeklerimiz “organik”, ama sohbetlerimiz yapay. “Nasılsın?” sorusu artık bir formalite. Cevaplayan da dinleyen de gerçekten merak etmiyor. Sosyal medyada paylaşılan mutlu anlar, sahte gülüşlerle dolu. Mükemmel pozlar ardında yorgunluk gizli.
Yeni yıla girmeden önce, yapılacaklar listenizi bir kenara bırakın. Kendinize sadece bir soru sorun: Gerçekten neye ihtiyacım var? Daha fazla eşyaya mı, yoksa daha fazla huzura mı?
2025 yılı, hepimize yeni fırsatlar ve başlangıçlar getirsin. Geçtiğimiz yılın deneyimlerinden ders çıkararak, daha dengeli ve huzurlu bir yıl geçirmemizi temenni ederim. Sağlık, başarı ve mutluluk dolu bir yıl dilerim. Yeni yılınız kutlu olsun!
Gülhan Meseli
